Arşiv > Basılı Yayınlar > > Tılsım-ı Kudret

Tılsım-ı Kudret

Kategori : Yayıncı : Yayın Türü : Baskı : 2 En Son Baskı Tarihi : 24/12/2017 ISBN : 978-605-375-740-5 İlk Basım :01/10/2010

ALINTI

İstanbul 2010

“Bir bardak daha lütfen,” dedi Mösyö Frederic. Nam-ı diğer Fransız.

“Bu akşam biraz fazla içmediniz mi efendim?”

İri yarı barmen kendinden beklenmeyecek bir kibarlıkla konuşuyordu Fransız’la. Gece boyunca üzerine sinen sigara dumanı ve türlü alkolün kokusu beyninde dolanırken bakışları Mösyö Frederic’in şişmiş, yer yer morarmış ve o anda çok uzaklarda olan gözlerindeydi.

“Hadi ama son bir içki daha. Bir skoç daha ver. Bu elimden kaçırdığım kayıp İskoçyalı’nın hazinesi için olsun,” dedi adam ve elinde tuttuğu boş viski bardağını havaya kaldırdı. Edinburgh’da yaşlı bir adamdan öğrendiği, eskiden yasaklanmış olan bir şarkıyı mırıldanmaya başladı.

“Tamam Fransız, son bir içki daha dolduracağım ama artık şu İskoçyalı muhabbetini kapatman mümkün mü? Yani şu haline baksana…”

Sabahın ilk ışıkları barın pencerelerinden içeri sızmaya başladığında Fransız içkisini fondiplemiş ve barmene akşam görüşürüz der gibi bir bakış atarak barı terk etmişti.

Mösyö Frederic 1940’larda namı tüm dünyaya yayılmış ünlü hazine avcısı ve arkeolog Ed Krelunberg’in torunuydu. Bu bile aslında kendi camiasında sözünün geçmesine yeter de artardı ama Fransız sadece boş sözler sarf eden veya gösteriş peşinde koşan biri olmamıştı hiç. Yaşlı Ed ortadan kaybolduğunda söylentiler eğer sadece dedikodudan ibaret değilse; yaşlı adamın Beş Mühürlü Kristal Tapınağı’nı ararken öldüğüne işaret ediyordu. Hayli ilginç bir hikâyeye sahip olan bu tapınağın efsanevi Atlantis’ten kaldığı rivayet edilirdi.

Ed’in oğlu yani Fransız’ın babası da kendi babasının izinden gitmiş ve Eski Türk imparatorlarından birinin kayıp odalı mezarlarını bulduğunda hem büyük bir servete hem de haklı bir üne kavuşmuş, ona olan vazifesini fazlasıyla yerine getirmişti. O zamanlarda yani servetini bitirmeye çalışırken Melis adlı bir Türk’le tanışmış ve hemen evlenmişti. İşte Fransız da bu vesileyle dünyaya gelmişti.

Fransız otuzlu yaşlarının başındaydı ama henüz ne tarihe geçebilecek bir keşif yapabilmiş ne de ailesi kadar büyük bir servete konabilmişti. Adam yıllardır bir İskoç hazinesinin peşinden koşmuş, Edinburgh’un küf kokulu zindanlarında dolanmış, Ness’in lanetli hikâyelerine tanık olmuş, hatta İskoçya sınırını aşıp hazinenin peşinde dünyayı dolaşmış ama sonunda aradığı izi kaybetmişti. Bu arayış hem ailesinden kalan servetin oldukça azalmasına hem de itibarının ayaklar altına alınmasına sebep olmuştu. Antikacı görünümündeki hazine iz sürücüleri bile onunla iş yapmaya çekiniyordu artık.

Fransız, hazine avcıları camiasında tanınan biriydi kuşkusuz ama bu ünün günden güne azalmakta olduğunun ve hükümetlerden gizli bir yapıya sahip olan A.B.T. (Antik Bilgi Toplayıcıları) topluluğunda da istenmeyen adam konumuna yaklaştığının farkındaydı. A.B.T.; yetenekli ve yararlı hazine avcılarına ki hiçbirisi kendine hazine avcısı demez; bilgi toplayıcıları, iz sürücüler ya da daha çok arkeolog derlerdi, yardım etmesiyle meşhur bir topluluktu. Tabii ki bu yardımları hayrına da yapmıyorlardı. Hazine avcıları ya da arkeologlar buldukları eski ve değerli metinleri, bilgileri, önemli eserleri topluluğa teslim ediyor karşılığında da kurumdan hayli yüklü ödemeler alıyorlardı. A.B.T. kuşkusuz ki yasadışı bir topluluktu ve gizliliğini tehlikeye atacak herhangi bir olay, kişinin başına hayal bile edemeyeceği sorunlar açabilirdi. A.B.T.’nin ne zaman ve ne için kurulduğunu önemli yöneticilerden başka kimse bilmiyordu. Ama kabul gören gerçek, bu teşkilatın İsa’nın doğumundan bile önce var olduğu ve amacının dünyanın eski ve çok önemli gizli bilgilerine ulaşmak için binyıllardır bilgi topladığıydı. Her araştırma, her arayış, üyelerinin bulduğu her metin topluluğu daha da güçlendiriyor ve nihai amaçlarına bir adım daha yaklaştırıyordu; dünyanın kalbinin bilgisine. Arayıcılar A.B.T. topluluğunun gizli kalması üzerine yeminler ederek ve günlerce devam eden bir tören eşliğinde topluluğa katılırlardı. Şüphesiz ki bu topluluk gizemli ve kimsenin hayal bile edemeyeceği güce sahip kişilerden oluşuyordu. Üst düzey bürokratlar, önemli yazarlar hatta bazı devlet başkanları bile zamanında A.B.T. çatısı altında toplanmıştı. Topluluğun ayrıca çeşitli birlikler ve gizemli localarla da ilişkisinin olduğunu inkâr etmek büyük bir yalan olurdu. Topluluğun varlığını tehlikeye düşürecek herhangi bir adım, üyenin ölümüyle sonuçlanırdı; bunu geçen yıllarda birkaç defa görmüşlerdi.

 

Fransız’ın dedesi Ed, gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğunda kurumun ileri gelen yöneticilerinden biriydi. Babası ise üst düzey toplayıcı olarak görev yapmayı sürdürüyordu. Fakat Fransız yetkili olmak bir yana neredeyse topluluktan atılma noktasına gelmişti. Topluluğa üye olduğundan beri sadece birkaç değersiz parşömen ve birkaç eski Yunan şairine ait dörtlükler dışında hiçbir katkı sağlayamamıştı. Belki de o zamana kadarki en önemli keşfi I. İbrahim’e ait olan delilik sikkesini bulmasıydı. Kayıp İskoçyalı’nın hazinesi ona ün ve itibar kazandıracaktı ama artık o şansı da kaybetmişti.

 

Fransız ara sokaklardan birinde son sigarasını içerek ilerlerken telefonu çalmaya başladı. Hayli sarhoş olan adam, telefonunun çaldığını epey geç fark etti. Pardösüsünün cebinde oynaşan şeyin ne olduğunu anlaması biraz vaktini almıştı.

“Ben muhteşem hazine arayıcısı Mösyö Frederic; nam-ı diğer Fransız. Eğer siz de paranızı ve itibarınızı kaybetmek istiyorsanız doğru kişiyi aradınız,” dedi ve telefonu kapattı. Karşıda kimin olduğuyla ilgilenmeyecek kadar sarhoş ve umutsuzdu. Sigarasından derin bir nefes çekti ve yeni yeni aydınlanmaya çalışan şehrin kalbinde ilerleyişine devam etti. Fakat telefonun ardındaki kişi ısrarla aramayı sürdürüyordu.

“Ne var!” dedi bu sefer sertçe.

“Kendine acımayı bıraktığın an seni tekrar arayacağım. Elimde ilgileneceğin şeyler var,” dedi karşıdaki ses ve he-men sonra telefonu kapattı. Arayan eski bir antika dükkânı sahibiydi. Normal insanlar Yusuf ’un antika dükkânına gelir ve şanslılarsa birkaç Osmanlı kandili ya da eski bir mermi gibi tuhaf şeylere epey para verdikten sonra çıkıp giderlerdi. Kimsenin ciddiye almadığı ve hatta gençlerin dükkânın önünden geçerken, bu adam da yıllardır burada nasıl para kazanıyor hayret, gibi yorumlarına maruz kalan Yusuf, nam-ı diğer Tilki, aslında önemli bir iz sürücüydü. Değerli şeylerin kokusunu çok uzaktan alır, takip eder, onlara bir şekilde sahip olur ve hazine avcılarına daha büyük paralara satardı. A.B.T. tarafından birçok kez ödüllendirilmiş bu kişi oldukça genç ama bir o kadar da yetenekliydi.

 

Tilki ve Fransız’ın dostluğu birkaç sene öncesine dayanıyordu. Bir bar kavgasını sonlandırmaya çalışırken tartışmaya başlamışlar, daha sonra kimliklerini fark edince bu tatsız karşılaşma dostluğa dönüşmüştü. Tilki, Fransız’ın babasına ve dedesine hayranlık duyan bir antikacıydı. Çocukluğunda onların hikâyeleriyle büyümüş ve A.B.T.’ye hiçbir şekilde girme şansı olmadığını fark edince antikacılığa merak salmıştı.

“Telefonu yine suratıma kapattı puşt!” diye bağırdı Fransız. Aslında hayli sakin ve huzurlu bir mizaca sahip olan Fransız son günlerde bir kurtadam gibi değişim halindeydi. Dolunayda köpek dişleri uzamıyor ya da pençeleri çıkmıyordu ama içindeki başarısızlık ve öfke ruhunu karanlık bir forma sokmaya çalışıyordu sanki. Cihangir’deki evine varmasıyla kendini yatağına atması bir oldu. Düzensiz soluk alıp verişleri rahatsız bir uykunun habercisiydi.

Uyandığında korkunç bir baş ağrısı ve mide sancısı onu karşılamıştı.

“Tam hatırlamıyorum ama beni aramış olabilir misin? Bir sorun falan yok değil mi?” dedi alkolden ve sigaradan başkalaşım geçirmiş ses tonuyla.

“Dükkâna gel. Çabuk ol ve mümkünse içmemiş ol!”

“Tamam, tamam sakinleş. Derin bir nefes al, her şey yolunda,” dedi kendi kendine sırıtarak.

 

HAKKINDA

Göktuğ Canbaba, sonsuz kudretin peşindeki bir Osmanlı şehzadesinin, tarihi sırların izini süren sıradışı bir maceracının ve öte diyarlara fısıldayan bir muska üstadının öyküsünü Tılsım-ı Kudret’te bir araya getiriyor. Mezopotamya’da doğan bir efsane İstanbul’daki bir antika dükkânının duvarları arasına süzülüyor. Büyülü muskalarla açılan kapıların ardında, dehşeti yanlarında getiren davetsiz misafirler beliriyor.

Tılsım-ı Kudret, sırlarla dolu tarihi bir yolculuğa davetiye çıkaran, fantastik boyutlarıyla tüylerinizi ürpertecek bir macera romanı!

”Kötü düşünceler ve hin kurtlar, kara zeminin ardından gelip yeri titreterek ilerleyen kâbus evlerinin mimarları Şehzade’nin aklına girmiş. Heyhat! Bu ne kara bir gün!”

 

Ön söz

Tılsım-ı Kudret eski bir dost, yazar olma yolunda attığım ikinci adım, on sene önce yarattığım karanlık dünyam…

Ona şimdi bakınca kabı solmuş, yer yer çizikler içerisinde bir vhs kasedinin içinde bekleyen, eski kuşak bir korku filmi görüyorum. Onu böyle görmek çok heyecan verici çünkü eski kuşak korku filmlerini hep çok sevmişimdir.

Tılsım-ı Kudret’i seneler önce grafik roman olması için yaratmıştım. Sevgili dostum Ertaç Altınöz’le çalışıyorduk. Roman için çok sağlam illüstrasyonlar çiziyordu. Bir ajansla da anlaşmıştık ama işler düşündüğümüz gibi gitmedi ve proje iptal oldu. Benden yaşça büyük yazarların memleketimizde sürekli yaşadığı durumu ben yeni yeni tattığım için deyim yerindeyse yıkılmıştım. Fakat tekrar ayağa kalkmam uzun sürmedi.

Proje için sadece Osmanlı’da ve günümüzde geçen bölümleri yazmıştım. Grafik roman için yeterli, normal bir roman için zayıf bir dosyaydı. Sonra dostum Kayra Küpçü’yle tanıştım ve bunun bir roman olması gerektiği konusunda hemfikir olduk. Kayra ve Ertaç dosya konusunda çok heyecanlıydı, onların heyecanı beni motive etti ve kısa zamanda Kan Göğü’nde geçen bölümleri ekledim. Böylece roman son halini almış oldu.

2010’da Mehmet Gözüpek dosyayı okuyup onay verdi ve Tılsım-ı Kudret , uzun bir isim bulma aşamasından sonra,- aslında ben ismini başta “Kefenyırtan” koymuştum– Laika Yayınları’ndan çıkmış oldu.

Seneler geçti. Yaşım ilerledi, okuduğum kitaplar değişti ama yazma isteğim hiç eksilmedi. Hatta her geçen gün artarak devam etti. Yeni romanlar ve öykü kitapları yazdım. Birçok şey yaşadım, uzaklara gittim ama bir şekilde hep eve geri döndüm. Birçok arkadaşımı kaybettim ve yenileriyle tanıştım; harika olanlarıyla hem de ve Tılsım-ı Kudret ’i bir süre sonra unuttum. Sanırım o da beni unuttu. Bir süre birbirimizden hiç bahsetmedik. Ta ki, o yeni tanıştığım harika arkadaşlardan biri bana heyecan verici bir fikirle gelinceye kadar. Sevgili editörüm, dostum Yankı Enki, Tılsım-ı Kudret’i hortlatmak isteyip istemediğimi sorduğunda açıkçası biraz düşündüm. Heyecanlandığımı kabul etmeliyim ama biraz da korkmuştum çünkü yıllar içerisinde yazım tarzım ve yarattığım dünyalar epey değişmişti. O dünyaya geri dönebilir miydim bilmiyordum ama Tı l s ı m’ın da bir şekilde yok olmasına içim el vermiyordu.

En sonunda tamam dedim. Hadi hortlatalım şu kitabı! Ve çalışmaya başladık. Birçok şey düzelttik, sildik, yenilerini ekledik ama onun ruhundan bir şey çalmadık. Bu yola çıkarkenki ilk düşüncemiz buydu. Tı l s ı m eskisi gibi kalacak, sadece biraz daha yakışıklı olacaktı. Sanırım bunu başardık da. Tılsım-ı Kudret şimdi karşımda duruyor ve bana bakıyor. Şehirler yıkılsa, bombalar patlasa, çirkin binalar iskeletlerimizin üzerine inşa edilmeye devam etse de bir şekilde birbirimize gülümsemeyi başarıyoruz. Uzun süredir görmediğim eski dostumla tekrar sahneye çıkıyoruz. Işıklar yandığı sürece orada olmayı umut ediyoruz

 

Baskılar

Tılsım-ı Kudret - 01/11/2010
1 . Baskı 01/11/2010

ISBN : 9789758904679

 

Kapak İllustrasyonu : Ertaç Altınöz